PSİKOLOJİ TARİHİNİN KORKUNÇ ve VİCDANSIZ DENEYLERİ : Canavar Deneyi ve Küçük Albert Deneyi

İnsan davranışlarını daha iyi anlamaya çalışan bazı bilim insanları maalesef bazen çok acımasız olabildiler ve bazı etik dışı uygulamalar yaptılar. Bu videoda psikoloji tarihindeki en korkunç ve vicdan sızlatan deney olarak geçen iki deneye bakacağız. Bu deneylerin korkunçluğunu, yapılan deneylerde kullanılan uygulamaların deneye denek olarak katılan çocukların sonraki hayatlarını kalıcı olarak etkilemesinden ve çoğu zaman deneylere katılan insanların bu deneylerin yapıldığından haberdar olmamasından kaynaklanıyor. Günümüzde bu tür uygulamalar artık etik dışı ve yapılamıyor. Ancak maalesef 1900’lü yılların başlarında bunlara pek dikkat edilmiyordu. İlk bahsedeceğimiz deney 1939 yılında gerçekleştirilen ve tarihte canavar deneyi olarak geçen bir deney. Neden mi canavar deneyi? Çünkü deneye katılan çocuklar daha sonrasında bu deneyi yapan araştırmacıları canavar olarak nitelendiriyorlar. Hatta deneye katılan çocuklardan biri yine deneyi yapan araştırmacılardan bir diğeri hakkında daha sonra şu sözleri söylüyor. Onun yüzüne hatırlıyorum. Anneme ne kadar benzediğini ve ne kadar nazik olduğunu. Oysa o benim hayatımı mahvetmek için oradaymış. Konuşma uzmanı Doktor Wendell Johnson ve yüksek lisans öğrencisi Mary Tudor 1939 yılında kekemeliğe neyin sebep olduğunu merak ettiler ve incelemeye karar verdiler. Bunun için yaşları 5 ila 15 arasında değişen 22 tane çocuğu aldılar. Bu çocukların bazılarında kekemelik sorunu vardı, bazılarında ise yoktu. Deneyin en çok tartışma yaratan kısmı işte bu konuşma bozukluğu olmayan çocuklarla yapılan kısmıydı. Konuşma bozukluğu olmayan bu çocuklar iki gruba ayrıldılar. Birinci gruptaki çocuklara hiçbir konuşma bozuklukları olmamalarına rağmen seni konuşman bozuk ve bunu derhal düzeltmen gerekiyor şeklinde geri bildirimler verildi. İkinci gruptaki çocuklara ise böyle bir geri bildirim verilmedi.

Hatta ne kadar güzel konuştuklarına dair iltifatlar edildi. Deney beş ay kadar sürdü ve Doktor Tudor her hafta çocuklarla 45’er dakika boyunca konuştu. Birinci gruptaki çocukların en ufak bir dil sürçmesinde en ufak bir hatalarında şiddetli şekilde eleştirdiler. Tabii ki bu tepkiler çok geçmeden etkisini göstermeye başladı ve daha ikincisi yansıtan sonra deneye katılan çocuklardan 5 yaşındaki Norma Jean Pugh hakkında Dr. Tudors şu sözleri yazıyordu. Daha bir ay önce özgür bir şekilde konuşan bu çocuğu şu anda konuşturmak çok zor. Evet, çocukların büyük bir kısmı artık konuşmayı reddediyordu. Deneye katılan çocukların neredeyse tamamında psikolojik konuşma bozuklukları görülmeye başladı ve okul başarılarında düşüş gözlemlendi. Hatta bazıları hayatının sonuna kadar bu sorunlarla baş etmek zorunda kaldı. İkinci deneyimiz tarihte Küçük Albert deneyi olarak geçiyor. 1900’lü yılların başında davranışçı ekolünü öncülerinden psikolog Watson’ın yaptığı bu çalışmada Watson 9 aylık bir bebek seçiyor ve bunun üzerinde belki de onun bütün hayatını etkileyebilecek türden travmatik bir deneyim yaşatıyor. Korku sonradan mı öğreniyor, yoksa doğuştan mı geliyor? Sorusunun cevabını merak eden Watson bir deney yapmaya karar veriyor ve bu deneyde kullanılmak üzere. Johns Hopkins Hastanesi’nin kreşindeki 9 aylık bir bebek olan Albert’i seçiyor. Albert’in annesi aynı hastanede süt anne olarak çalışıyor ve hatta bu deney karşılığında annesine bir dolar ücret verildiği de söyleniyor. Deneyin başlangıcında Albert’e çeşitli uyaranlar gösteriliyor ve tepkisi gözlemleniyor. Örneğin Albert’e maskeler, çeşitli pelüş oyuncaklar, yanan kağıtlar, köpek, maymun, tavşan gibi hayvanlar gösteriliyor ve korkup korkmadığı gözlemleniyor. Sonucunda görülüyor ki bunların hiçbirinden korkmuyor, hatta onlarla oynamaya başlıyor.

İkinci aşamada Albert boş bir odaya alınır. Bu odada Albert’in üzerinde bulunduğu yatak dışında başka hiçbir şey yoktur. Ardından araştırmacılar da odayı terk eder ve odaya beyaz bir laboratuvar faresi salarlar. Albert’in bu fareden korkup korkmayacağını gözlemlemek istiyorlardır. Albert bir süre sonra fareyi görür, yakalar ve onunla oyun oynamaya başlar. Albert fareden korkmamıştır. Üçüncü aşamada Albert tekrar odaya alınır ve laboratuvar faresi tekrar odaya salınır. Albert tekrar fare ile oynamak ister ancak ne zaman fareye dokunsa araştırmacılar tarafından iki demir çubuk birbirine vurularak korkunç ve yüksek gürültülü bir ses çıkartılır. Albert bu sesi duyunca korkar ve ağlamaya başlar. Albert ağlamaya başladıktan sonra bir süre sonra sakinleşir. Sakinleşmesinin ardından tekrar fareye dokunmak ister. Ancak ne zaman fareye dokunsa araştırmacılar tekrar bu rahatsız edici sesi çıkartırlar. Böylelikle Albert’in zihninde bu rahatsız edici ses ve fareyi eşleştirmeye çalışırlar. Deney birkaç gün daha bu şekilde devam eder ve deneyin sonunda artık Albert beyaz farelerden korkmaya başlamıştır. Hatta sadece beyaz farelerden değil, tüylü ve beyaz olan her şeyden korkmaya başlamıştır. Üstelik çevrede onu korkutacak demir çubuklarla çıkarılan ses olmamasına karşın. Deneyin sonucunda Albert için bir zamanlar neşe ve merak kaynağı olan hayvanlar artık koşullandırma yoluyla onun korkularının tetikleyicisi haline geldiler. Belki de bu durum onu bir ömür etkileyecek izler bırakmıştı ama Watson mutluydu. Çünkü o korkuların sonradan öğrenildiğini kendince ispatladığını düşünüyordu. Peki deney sonrasında Küçük Albert’in ne oldu? Bu gerçekten de psikoloji dünyasında da gizemini koruyan önemli olaylardan bir tanesi.

Bu konuyla ilgili daha sonrasında iki tane bilimsel çalışma yapıldı. Bunlardan ilki Psk. Hall Beck ve arkadaşları tarafından yapıldı ve 2010 yılında yayınlandı. Bu araştırmada Psk. Hall Beck ve arkadaşları 7 yıl boyunca kayıtlarda küçük Albert’in izini sürdüler ve yaptıkları araştırma sonucunda bu çocuğun gerçek isminin Dougles Merrit olduğu ve 6 yaşında hidrosefali nedeniyle öldüğünü ileri sürdüler. Ancak sonrasında bazı araştırmacılar buna itiraz ettiler. Çünkü sunulan kanıtlar arasında bazı tutarsızlıklar olduğunu gördüler. Bu tutarsızlıklar üzerine Psk. Russ Powell ve Nancy Digdon kendi araştırmalarını başlattılar ve Küçük Albert’i aramaya başladılar. Yaptıkları araştırmanın sonucunda Albert’in hayatta kalan tek akrabasına ulaşmayı başardılar ve Albert’in gerçek adının Albert Berger olduğunu öne sürdüler. Albert’in hayatta kalan tek akrabası onun yeğeni idi ve yeğeninde öğrendiklerine göre Albert son derece uzun ve huzurlu bir hayat yaşamıştı ve genel olarak uyumlu ve mutlu bir insandı. Ancak köpek korkusu vardı. Bu korkunun deneyden mi kaynaklandığını söylemek biraz zor. Yine de iyi haber. Eğer Albert gerçekten de Albert Berger ise en azından hayatının üzerinde çok kalıcı ve ciddi hasarlar bırakacak etkiler belki de oluşmamıştı. Efendim, sizlerin desteğiyle 40 bini aştık gidiyoruz. Biliyorsunuz bizim bir hedefimiz var. Hedef en az 1 milyon. Dolayısıyla bu hedefe ulaşabilmek için sizlerin desteğine ihtiyacım var. Lütfen kanalımıza abone olarak ve tüm bildirimleri açarak bize destek verin. Bu bilgilerin daha fazla sayıda kişiye ulaşmasını, psikolojiden herkes için ulaşılabilir olmasını istiyorsanız lütfen videolarımızı sosyal medya hesaplarınız da paylaşın. Videolarımızı beğenin ve yorum yazarak bize destek verin. Hoşça kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir